First field season accomplished at the Alpine Marmot Project

_IGP2277

If this picture makes you think that it is a holiday place, it is not… This is the nature reserve of La Grande Sassière (45 ° 29′N, 6 ° 58′E), located in the Alps where I spent the last two months starting our project on alpine marmots. The field season started the 15th of May in the snow and ended on the 13th of July under the sun. Weather conditions were especially harsh this year as we worked under the snow until mid-June. I developed an experimental design to understand the physiological mechanisms that drive life history processes and, consequently, population dynamics.

_IGP2425
A marmot looking for some food under the snow

Hibernation plays a central role in the life history of the marmot. Overwinter survival, available fat reserves at emergence, and reproductive success the following spring are mediated by energetic expenditure during the hibernation period.  To understand the link between winter conditions and subsequent changes in demographic rates I will determine hibernation pattern changes in juveniles, yearlings and dominants.To answer this question, I worked on 45 individuals belonging to 8 different families (territories S to Z on the territory map).

_IGP2395
A marmot not really convinced to go into the trap

Once captured, individuals are tagged, sexed and weighed. Several biometric variables are also measured such as the total length of the marmot, the width of the front and back paws, the width of the jaw, the size of the head at the cheek bone, and the width of the pelvis. DNA samples are also taken to determine family structure. In order to recognize the socio-spatial structure of each of the family groups studied, the territory and the composition of family groups was determined by behavioral observations.

OLYMPUS DIGITAL CAMERA
Measurement of the tibia

To determine hibernation patterns, 33 individuals (9 juveniles, 9 yearlings, 15 dominants) have been equipped with a small logger to record their body temperature. I was really stressed until the end as pups emerged later this year than the previous years. The first one emerged the 26th of June instead of the 15th. Juveniles of two of my families emerged on the 11th of July so 2 days before the departure ;-/. Ambient temperature of the main burrow of each family is also currently recorded by loggers.

DSC_0356
A juvenile newly emerged

I am now back in Zürich, and I can’t wait to go back next year to retrieve the loggers and obtain exciting data from the hibernation period._IGP3188

Evrimle matematiğin ne alakası var?

“What’s evolution got to do with math?” This is an article I wrote (in Turkish) on the mathematical analysis of microevolutionary process, focusing on demography, variation and selection components of the current eco-evolutionary models. It is published in Cumhuriyet Bilim Teknik (1373: 10-11), a popular science magazine in Turkey, and reproduced here with their permission.

matematikselevrim

Bu soruyu sormadan önce matematiğin doğa bilimleriyle ne alakası olduğunu bir kez daha hatırlayalım. Bilim insanları olarak, doğanın nasıl işlediğine dair gözleme dayalı öngörülerimizi hipotezler halinde paketleyip geçerliliklerini gözlem ve deneyler yoluyla sorguluyoruz. Bu uzun (ve kimine göre sıkıcı) sorgulamanın sonunda tutarlılığını koruyabilen hipotezler, bizim doğa tanımımızın son versiyonunu oluşturuyor. Her ne kadar bazı bilim dallarında bu sorgulamayı nitel (sözel) olarak yapabilsek de, nicel (sayısal) verilerin toplanabildiği ve problemlerin gittikçe karmaşıklaştığı alanlarda, hipotezleri matematiksel ifade edebilmek bu sorgulama sürecini çok daha verimli kılıyor. Yani, kullanılabildiği yerde, matematik etkili bir bilimsel sorgulama diline dönüşüyor. İki kere iki dört…

“Bir gram cebir bir ton sözlü argümana bedeldir” J.B.S. Haldane

Temel bilimlerin her alanında olduğu gibi, evrimsel biyolojide de hipotezlerimizin birçoğunu nicel olarak formüle ediyor, bu sayede bilimsel sorgulama işlemini daha titiz ve objektif hale getirebiliyoruz. Bunu görmek için evrimsel sürecin küçük adımlarının, yani mikroevrimin tanımına bakalım: bir popülasyon içerisindeki genotip ve buna bağlı fenotip dağılımlarındaki değişim. Bu değişim sürecini inceleyebilmek ve altında yatan mekanizmaları anlayabilmek için bu süreci nicel olarak formüle edip sorgulanabilir hipotezlere indirgiyoruz. Her ne kadar araştırmalarımızı bu sürecin belirli aşamalarında detaylı sorulara odaklanarak yapsak da, evrimsel sürecin tamamını matematiksel bir dille ifade edebilir ve bir sistem modeli olarak ele alabiliriz.

Doğal seçilim; mutasyon, göç ve genetik sürüklenmeyle birlikte, evrimin temel mekanizmalarından biridir. İlk kez Darwin’in nitel olarak tanımladığı “doğal seçilim yoluyla evrim” modelini üç ana bileşende inceleyebiliriz: demografi, farklılık ve seçilim modelleri. Sistemin ilk bileşeni, popülasyonu oluşturan bireylerin sayılarındaki değişimi tanımlayan bir demografi modelidir. Bu tür modeller insan ve yaban hayat popülasyonlarını konu edinen araştırmalarda sıklıkla kullanılır. Darwin’in evrim kuramını oluşturmasında da dönemin ekonomistlerinden Malthus’un popülasyon modeli önemli rol oynamıştır. Malthus’un kuramına göre popülasyonlar, aynı banka hesapları gibi anaparanın üzerine faiz* ekleyerek büyür ve bu özellik her popülasyona üssel artış potansiyeli sağlar. Popülasyon büyüklüğü N ve t süredeki büyüme oranı r ise dN/dt = rN. Ancak, kaynakların sınırlı olduğu bir çevrede, popülasyon hızla çevrenin taşıma kapasitesine ulaşır; hem tür içi hem de türler arası rekabet sonucu sağkalım ve üreme oranları azalır, popülasyon büyüme hızı yavaşlar ve durur. Taşıma kapasitesi K ise dN/dt = rN(K-N)/K. Peki, büyüklüğü çevrenin taşıma kapasitesiyle sınırlı bir popülasyondaki şanslı bireyler kimler? Ne tür fenotip özellikleri sayesinde bazı bireyler sağ kalıp üreyebiliyorken, bu özelliklere sahip olmayan şanssız bireyler üremeden yok oluyor?

Bu aşamada, popülasyonu oluşturan bireyler arasındaki fenotip farklılıkları ve bu farklılıkların üreyen bireylerin yavrularına aktarımlarını tanımlayacak bir farklılık modeli kullanıyoruz. Bu model hem fenotipik esneklik gibi ekolojik tepkimeleri, hem de kalıtım ve mutasyon gibi genetik etkileri içerir; belli çevresel koşullar altında belirli genotipteki bireylerin ne tür fenotip özellikleri olacağını tanımlar. Çoğu zaman incelediğimiz fenotip özellikleri, Mendel’in fasulyelerinin aksine, boy gibi nicel özelliklerdir ve belirlenmesinde rol oynayan genlerin sayısı çok olduğundan matematiksel takibi nispeten zordur. Bu durumlarda nesiller arasındaki fenotip dağılım farklılıklarını tanımlamak için nicel genetik (quantitative genetics) yöntemler olarak bilinen, fenotip değerleri ve aile soyağaçlarının istatistiksel analizi üzerine kurulu, biyometrik modeller kullanılır.

Sistem modelimizin üçüncü ve son parçası ise farklı fenotip özelliklerine sahip bireylerin göreceli sağkalım ve üreme becerilerini belirleyen, yani her bireye veya genotipe bir seçilim değeri (fitness) verebildiğimiz seçilim modelidir. Bu seçilim değeri sabit değil, aksine değişen çevre koşullarıyla ve popülasyondaki diğer bireylerle rekabetle sürekli güncellenen dinamik bir değerdir. Seçilim değerlerindeki bu dinamizmi tanımlamak için seçilim gradyanları ve diferansiyelleri kullanılır. Bu denklemler sistem modelimizin kritik parçalarından biridir ve doğru tanımlayabilmek için farklı fenotip özellikleri olan bireylerin farklı çevresel koşullarda sağkalım ve üreme performanslarını ölçebilmek veya öngörebilmek gerekir.

Bu üç ana parçayı – demografi, farklılık ve seçilim modellerini – birleştirdiğimizde oluşan sistem modeliyle sadece popülasyondaki birey sayısının değil aynı zamanda genotip / fenotip dağılımının da zamanla nasıl değiştiğini inceleyebiliriz. Demografi modeli popülasyonun büyüme potansiyelini ve sınırlarını belirlerken, farklılık modeli bireylerin fenotip özelliklerini ve yavrulara aktarımını tanımlar; seçilim modeli ise hangi bireylerin veya fenotip farklılıklarının bu rekabetten kazançlı çıkacağını belirler, yani bir sonraki nesilde popülasyonu oluşturacak yeni bireyleri seçer. Bu “geridönüşümlü” dinamik mikroevrim modelini kullanarak hangi özelliklerin zaman içerisinde rekabeti kazanıp popülasyonda sabitleneceğini öngörebiliriz. Bu tür “evrimsel sabit stratejileri” (ESS) belirlemek içinse ilk olarak John von Neumann tarafından geliştirilen ve evrimsel uygulamalarını John Maynard Smith’in başlattığı Oyun Kuramı metodları kullanılır. Bu matematiksel yöntemler sayesinde, ilk bakışta evrime aykırı gibi görünen fedakarlık (altruizm) gibi davranışların aslında nasıl evrimsel açıdan kalıcı stratejiler olabileceğini anlıyoruz.

Özetle, matematiksel evrimi şöyle tanımlayabiliriz: bir popülasyon içerisindeki genotip ve fenotip dağılımlarında zaman içerisinde görülen değişimin matematiksel ve istatistiksel yöntemler kullanarak nicel incelemesi. Tabii ki, evrimsel biyolojide kullanılan matematiksel ve istatistiksel yöntemler yukarıda belirtilen mikroevrim sürecini incelemekle sınırlı değildir. Bu yöntemler makroevrim analizlerinde kullanılan türleşme modelleri, farklı türlerin DNA dizilerinin kıyaslanması, filogenetik ağaç oluşturma yöntemleri, genotip-fenotip haritalaması ve nicel biyolojik verilerin toplanabildiği daha bir çok farklı alanda sıkça kullanılmaktadır. Eylül ayında Şirince’de düzenlediğimiz yaz okulunda evrimsel biyolojinin farklı alanlarında uzmanlaşmış bilim insanları olarak, araştırmalarımızda kullandığımız matematiksel ve istatistiksel yöntemleri lisansüstü öğrencilere ve akademisyenlere tanıtmayı, bu sayede Türkiye’de evrimsel biyoloji alanında bilimsel potansiyeli geliştirmeyi hedefliyoruz. Matematiksel Evrim Yaz Okulu’yla ilgili daha fazla bilgi için: matematikselevrim.org

* Aynı zamanda “çıkar” anlamına da gelen İngilizce “interest” kelimesinin doğru çevirisidir!

Burak Avcı ve Tüzer Kalkan’a titiz redaksiyonları için teşekkürler.

Bear project – Second field visit to Turkey

At the beginning of May, at the end of the winter, which on the mountains of north east Turkey lasts unexpectedly long, it was finally time to go into the field and check on the status of the bears that we collared in October 2012, and to deploy the new collars kindly provided by the Georges und Antoine Claraz Foundation.

Of the seven GPS collars deployed last year we were only able to re-locate five, and at present the fate of two bears/collars remains unknown. The bears may have abandoned the study area, may have died in a place not accessible to us, or simply the collars may have stopped working. The team based in Turkey will, however, continue looking for them.

IMG_0094
The retrieved collar

While searching for one of the collars, Mark (a PhD Student from Sekercioglu Lab, Utah University) and I ended up reaching one of the highest and partially covered with snow ‘hills’ within the study area. Unfortunately, instead of spotting a moving bear wearing a fancy necklace we found the collar lying without owner on the snow. What happened was quite obvious: after re-emerging from hibernation the bear was so underweight that with ‘a bit’ of effort (the steal brackets of the collar have been bent!!!) he managed to slip the collar of his neck. Luckily the four other bears are doing fine and they are all moving around the forest. One of the two collared females was “kind” and let us approach close enough to see that she was accompanied by one new-born cub. It will be interesting to see how the presence of the cub restricts her movements and use of her territory.

After checking on the status of the bears collared last year, we focused on capturing some more bears to increase our small sample size. Together with Josip Kusak, Emrah Coban and Ayşegül Karaahmetoğlu, who in the meantime joined us in Sarikamis (the closest town to the study area) Mark and I started setting traps to catch the bears. The traps consist of a bait, a cubby (small enclosure built with branches that have the scope of forcing the bears to step in a particular place) and a foot snare at each entrance of the cubby. Within few days we managed to successfully capture three bears and fit them with GPS radio collars. We still have one collar in hand that the guys who are still in Turkey (I had to come back to CH) will try to deploy in the next days.

bear
Movements of the last of the collared bears between forest patches south of the town of Sarikamis

Exciting enough, our bear traps have been quite successful in capturing wolves… and within only ten days of bear capturing we trapped three wolves! This for the joy of Josip, who despite a life trapping wolves never managed to trap them with snares set for bears, and of the rest of the team who could not believe the luck! The three wolf collars to our disposal got so deployed within ten days only instead of the planned 6 weeks… (wolf project is a collaboration between KuzeyDoga and Ministry of Forest Management)

Our bear sample size is back to seven individuals and hopefully, in few days, after the last collar will be deployed, eight. Slowly we are getting to a reasonable sample size to start having interesting and exciting results!

Keep checking the blog from time to time for more updates on the bear project!

 

 

Animal Movement Ecology Summer School

Our group is proud to announce the upcoming Animal Movement Ecology Summer School held at the University of Zurich (August 26–30 2013) and for which we already secured the contribution of leading scientist: Dr. Luca Börger, Dr. John Fieberg, Dr. Patrick Laube, Dr. Gabriela Schaepman-Strub, Dr. Dennis Hansen, Dr. Marc KeryProf. Arpat Ozgul.

This one-week course covers several aspects of animal movement ecology and includes both theoretical/conceptual and practical sessions.
The course builds on analytical complexity and leads the participant through several steps: from sourcing landscape information through available remote sensing imagery; to import and represent geographical data into R; to the calculation of home ranges; and finally to the characterisation and investigation of animal movement modes in a spatially explicit landscape matrix. The participants will furthermore be given an overview on patch occupancy models and how to treat and analyse presence/absence and abundance data. Fundamental aspects such as study design, spatial autocorrelation, sources of error and time varying covariates will be discussed.
Data sets will be provided but the participants are encouraged to bring their own data. Basic knowledge in R is required. Participants should bring their own laptop with the latest version of R installed. Active participation during the course is required to obtain the credit points.

Preliminary work at the Kalahari Meerkat Project

After an exhausting and… interesting (I believe this is the politically correct term) road trip Arpat and I finally arrived at the Kalahari Meerkat Project research station along the dry riverbed of the Kuruman River, South Africa.

IMG_0467

The following day, despite the lack of rest (this is what happens if you end up digging your car out of the sand at 2 am on the previous night!) we were up and running and all excited about the idea of testing our three brand new GPS radio collars for meerkats. We soon realized that the collars were too big to fit around the neck of our tiny sand-digging friends. Surely enough there is nothing that a sharp swiss army knife can’t adjust (even MacGyver had one!) and so we opened the collars, reorganized the main components (GPS unit; ZigBee for bidirectional communication with the collar and data transfer; VHF transmitter; main battery) and sealed everything back together with a generous amount of duct tape.

The next day, with the precious help of Lewis Howell who captured and safely anesthetized the animals, the collars were proudly sitting around the neck of three merkaats, which, in turn, proudly showed off their new necklace. We unfortunately experienced some issues when we tried to remotely download the data but hey, it would be too easy if things would work out fine at the first attempt no? So we did some more tests and soon the two weeks of our preliminary work got to an end. We easily removed the collars from the animals, which did not show any sign of stress or damage caused by the 25 g collars, went for a last sun downer with people working at the project and got ready for the trip back to Johannesburg. There is a saying that says errare umanum est, perseverare diabolicum, surely enough even the road trip back to Johannesburg airport was…interesting. This time we did not have to dig ourselves out of the sand we simply managed to almost miss our flight!

LZihkmb

We are now back in Zurich and in the process of solving the software-related problems that we experienced in the field when we tried to download the data and are looking forward to start the main part of the project.

A gerbil riddle

I received an interesting email from a geologist, also a close family friend. While researching for a road project at the Kazakhstan-China border, he became curious about the peculiar landscape patterns he came across on Google Earth. These are a battery of colluvial spots, each about 30m wide, distributed homogeneously across a gently sloping ground of loose material. He, an excellent field geologist, couldn’t ascribe these to any geomorphological origin, and became genuinely curious if this could be the habitat use pattern of a “groundhog-like” burrow dwelling creature.

benekler1benekler2

The density of the spots is truly peculiar and unlike those of the three marmot species I am familiar with. The area may host Altai/gray, Bobak, and Menzbier’s marmots, and about eight other ground squirrel species. After a quick search, I came across this website, where they describe the ‘historical’ densities of the Altai marmot as “in an area of about 25 thousand km2 lived approximately 3 million animals, 30-50 families of marmots per km-square… families graze close together, slowly moving around the site, no more than 30-40m from the hole.

The above description kind of matched the observed pattern, but the density of the spots seemed too high and the radius too small. Maybe, it’s a smaller ground squirrel with higher population growth rates and smaller foraging habitat requirement? Infected by the curiosity of this geologist, I posted this on Facebook. Dr. Rich Grenyer, from Oxford School of Geography, responded indicating that Panoramio photo shots from Google Earth may give some clues, and to our pleasant surprise, among dozen photos of a barren steppe from that exact location, there was also this one:

 First, I thought it was a baby marmot, but the pointed nose and ears gave away the species after a bit of search: the Great GerbilRhombomys opimusWell then, can this be the culprit causing these patterns? Smaller than the marmots, burrow-dwelling, capable of reaching extreme densities, and wiki says “burrow system complexes have a distinctive region of cleared soil and can be easily seen in aerial photos“.

Someone even studied the plague dynamics in this species using aerial photos. Here’s a figure from their paper showing exactly the same formation:

Case closed! Curiosity won!

Mollie Brooks, our new quantitative ecologist

We have a new quantitative ecologist joining our ranks, Mollie Brooks, who is a recent PhD graduate from University of Florida, Gainesville. Fresh out of Ben Bolker’s group, Mollie is bringing with her much needed skills in statistical and demographic analysis, and to our pleasant surprise, in baking!

During her postdoc, Mollie will contribute to our research projects on early warning signals and resurrecting past eco-evolutionary responses.

 

Ekolojinin arka bahçeleri

“Backyards of ecology” This is an article I wrote (in Turkish) on the importance of long-term ecological research, focusing on two exemplars from US and UK and reflecting on budding opportunities in Turkey. It is published in NTV Bilim (19: 52-56), a popular science magazine in Turkey, and reproduced here with their permission and some additional visuals.

Keyifle izlediğimiz belgeseller uzun ve zahmetli bilimsel çalışmaların ürünü. Ender bir memeli türü üzerinde çalıştığımızı varsayalım. Öncelikle, yeterli kaynak ve işgücünü bir araya getirip, popülasyonu düzenli gözlemleyebileceğimiz bir çalışma istasyonu kurmalıyız. Bireylerin günlük davranışlarını, birbirleriyle ve diğer türlerle etkileşimlerini incelemek, en azından birkaç senemizi alır. Ancak türün yaşam stratejisini ayrıntılarıyla anlamak için sağkalım ve üreme gibi süreçleri etkileyen çevresel faktörleri de incelemeliyiz. Bunun için de birkaç nesli ve yeterli çevresel değişimi kapsayacak uzun bir süre gerekiyor. Bu gözlemler sürerken varsayımlarımızı, topladığımız verilerle düzenli olarak test edip, bilimsel makaleler yoluyla bilim dünyasının eleştirisine sunmalıyız. Ancak bu sayede gelecek yıllar için kaynak bulabilir ve çalışmanın sürmesini sağlayabiliriz. Yani, bize Ezop masalları kadar kolay ulaşan bu bilgilerin arkasında, sahada ve masa başında harcanan uzun yılların ve uykusuz gecelerin emeği saklı.

Yaban hayat türlerinin değişen çevre şartlarından nasıl etkilendiğini anlamak, ancak uzun süreli araştırmalarla mümkün. Örneğin, türlerin pek de sabit sayılamayacağını, değişen çevreyle beraber sürekli devinim içinde olduklarını, bu tür araştırmalar sayesinde fark ediyoruz. İnsan etkisiyle değişen çevre koşullarının, türleri ne kadar hızlı etkilediğini görüyoruz. Ancak uzun süreli araştırmaların sayısı çok az ve yapılan ekolojik çalışmaların çoğu, yeterli çevresel değişimi veya bir türün yaşam döngüsünü kapsayamayacak kadar kısa ömürlü.

Peki, bu tür uzun süreli çalışmalar nasıl başlıyor? Biyoçeşitlilik açısından ilginç ve insan etkisinden uzak bölgelerde başlatılan bazı kısa süreli araştırmalar, yeterli kaynak bulursa kapsamca genişliyor ve doğal çevredeki diğer türleri de içermeye başlıyor. Toplanan bu verilerin kapsadığı süreç uzadıkça ve incelenen türler arttıkça, kısa süreli çalışmaların veremeyeceği, bilimsel açıdan önemli sonuçlar sağlanmaya başlıyor. En azından yurtdışında, bu tür çalışmalardan alınan bilimsel verim arttıkça, düzenli kaynak bulmak daha da kolaylaşıyor. Zamanla bu çalışmalar, farklı üniversitelerden araştırmacıların işbirliğiyle düzenli işleyen biyoloji istasyonlarına dönüşüyor. Bölgede yoğunlaşan diğer çalışmalarla birlikte, yavaş yavaş bölge ekosisteminin detaylı bir portresi ortaya çıkıyor. Bu çalışmalar, yalnızca bir bölgeyi ve ekolojisini daha yakından tanımamızı sağlamakla kalmıyor, bu derece ayrıntılı incelenemeyen diğer sistemleri de anlamamızı kolaylaştıran bir model oluşturuyor; onlarca akademisyen ve yüzlerce öğrenci için bulunmaz bir öğrenim ve araştırma kaynağına dönüşüyor.

Colorado’nun marmotları

Uzun süreli ekolojik araştırmaların ilk örneği, Colorado’da terk edilmiş bir dağ kasabasının kalıntıları arasından filizlenmiş bir araştırma istasyonu olan Kayalık Dağları Biyoloji Laboratuvarı. İlk araştırmaların 1930’larda başlatıldığı bu istasyonda, Kuzey Amerika’nın önde gelen üniversitelerinden akademisyenler ve öğrenciler onlarca yıldır alt-alpin ekosistemin farklı unsurlarını inceliyor.

Araştırmacılar, yılın büyük bölümü kar altında olan bu istasyona yaz başlarında akın ediyor ve birkaç ay sürecek hummalı saha çalışmalarına başlıyor. İstasyon civarındaki ekosistemin zenginliği ve gbunlara ulaşımın kolay olması birçok farklı tür ve konu üzerinde çalışma olanağı sağlıyor. Her sene yüze yakın araştırmacı tozlaşma ekolojisi, tatlısu ekolojisi, davranış ve popülasyon ekolojisi gibi alanlarda, böceklerden memelilere dek birçok tür üzerinde çalışmalarını sürdürüyor.

Toplanan uzun süreli veriler, çevresel değişime duyarlı olan bu dağ ekosisteminde bitki ve hayvanların iklim değişikliğinden nasıl etkilendiğine dair önemli bilgiler içeriyor. Her sene 50’ye yakın lisans öğrencisi, istasyonda düzenlenen iki aylık saha ekolojisi yaz okuluna devam ederek farklı alanlarda yapılan çalışmalara katılıyor, kendi seçtikleri konularda küçük projeler hazırlıyorlar.

İstasyona ait binaların arasında öğrencilerin yamaklık yaptığı, her gün yüz küsur insanı doyuran büyük bir yemekhane, zengin bir kütüphane, bilgisayar laboratuvarı, derslikler ve araştırmacıların kaldıkları kulübeler yer alıyor.

Seminerler, sohbetler, grup çalışmaları, fotoğraf gösterileri ve zaman zaman da insanların gizli kabiliyetlerini sergiledikleri konserler eşliğinde, farklı dallarda çalışan bir yığın araştırmacı ve öğrencinin fikir alışverişi yapabilecekleri, samimi bir ortam doğuyor.

Colorado’daki bu istasyonda marmotlar üzerinde yapılmakta olan bir çalışma, bir memeli popülasyonunu kapsayan en uzun çalışmalardan biri. Marmot, yılın 7-8 ayını kış uykusunda geçiren büyük bir yersincabı türü.

Her yıl, akademisyen ve öğrencilerden oluşan 15 kişilik bir ekip, Nisan sonlarında, henüz kar erimeden ve marmotlar kış uykusundan uyanmadan istasyona geliyor. Araçla ulaşım kar yüzünden mümkün olmadığından, birkaç haftalık malzeme ve erzak 12 km’lik dağ yolu boyunca kar ayakkabıları ve kızaklar yardımıyla çekiliyor. Yaz ayları boyunca, farklı kolonilere ait birçok marmot kapanlarla yakalanıyor ve her birey özel numaralı bir küpeyle işaretleniyor.

Yakalanan her marmotun cinsiyeti, ağırlığı ve üreme durumu kaydediliyor; kan, dışkı ve saç örnekleri toplanıyor; farklı kolonilerdeki bireylerin sosyal davranışları gözlemleniyor. 1962’den beri devam eden bu araştırmadan edinilen bulgularla memelilerde sosyal davranış, iletişim, kış uykusu fizyolojisi ve popülasyon ekolojisi alanlarında 200’e yakın bilimsel makale yayımlanmış.

St. Kilda’nın koyunları

Uzun süreli ekolojik araştırmalara bir başka örnek, Atlas Okyanusu’nun diğer yakasından. Bu defa çalışma bölgesi İskoçya’nın kuzeybatı kıyısının yaklaşık 60 km açığında bulunan St. Kilda takımadaları. Adaya ulaşım sert okyanus koşulları yüzünden zor olmasına karşın takımadaların en büyüğü olan Hirta Adası, Neolitik çağdan beri insanlara ev sahipliği yapmış.

Kayalık ve uçurumlarla çevrili, tarıma çok elverişli olmayan adada yaşayan yerel halkın ana geçim kaynağı, ada ve çevresinde yuva yapan deniz kuşu kolonileri olmuş. Ada halkı, yüzyıllarca uçurum kenarlarında yuva yapan bu kuşları avlamış; tüyleri, yumurtaları ve etleriyle beslenmiş ve bunları anakaraya satarak geçimlerini sağlamış. Zaman içinde, hastalık ve göç nedeniyle ada nüfusu azalmış ve kalan son 36 kişi 1930’da adayı terk etmiş. Uzun süre ıssız kalan takımadalar, doğal güzellikleri ve taşıdıkları tarihi önemden dolayı 1957’de milli park ilan edilerek korumaya alınmış. Takımadaların doğal zenginliği kısa sürede araştırmacıların ilgisini çekmiş; 1950’lerde adada yaşayan hayvan ve bitki türleri üzerinde çalışmalar başlatılmış.

Bu türlerden biri, Soay koyunları. Ada halkı, adayı terk etmeden hemen önce, anakaradan yüzyıllar önce getirilen ve Hirta’nın hemen yanıbaşındaki Soay adasında yabani olarak yaşayan bu koyunların bir kısmını yakalayarak Hirta Adası’na bırakmış. Son 70 senedir Hirta Adası’nda yaşayan yabani koyun popülasyonu çoğalmış ve zamanla adanın taşıma kapasitesine ulaşmış. Bu noktadan sonra adadaki koyun sayısı, ot miktarı ve iklimin birbirleriyle etkileşimi sonucu koyun popülasyonunda büyük salınımlar görülmüş. İnsan etkisinden uzak ada ekosisteminin mükemmel bir doğal laboratuvar niteliğinde olması ve koyunların sayısında görülen ilginç değişimler, kısa sürede biyologların ilgisini çekmiş ve koyun popülasyonu, adanın bitki örtüsü ve iklimsel etkenleri kapsayan uzun süreli bir araştırma başlatılmış.

Soay koyunları evcil koyunların bilinen en ilkel atalarından. Kıbrıs’ta bulunan Akdeniz muflonuna benzer fiziksel özellikler gösteriyor. Modern evcil koyunlardan çok daha ufak olmasına rağmen, dayanıklı ve çevik bir tür. Yıl boyunca adadaki istasyonda görevli birkaç araştırmacı düzenli aralıklarla koyunları sayıyor ve davranışlarını gözlemliyor. Yazın akademisyen ve öğrencilerden oluşan yaklaşık 20 kişilik bir araştırma ekibi, çetin bir deniz yolculuğunun ardından adaya geliyor ve birkaç hafta sürecek büyük bir koşuşturmaca başlıyor. Amaç, adadaki koyunların büyük bir kısmını yakalamak. Ancak bu sanıldığı kadar kolay değil. Doğa koruma bölgesi olduğundan adaya çoban köpeği getirilemiyor ve o 20 araştırmacı da, koyundan çok antilopa özenen bu çevik hayvanları yakalamak için dere tepe ter döküyor.

Yakalanan yüzlerce koyun teker teker numaralandırılıyor, boy ve kilo ölçümleri, kan, dışkı ve yün örnekleri alınıyor. Bu veriler, her bireyin hayatındaki önemli kilometre taşlarını (doğum tarihi, ilk kez kaç yaşında yavruladığı, her yıl kaç kuzu doğurduğu, hangi yıl öldüğü) belgeliyor. Bir yandan da adadaki bitki örtüsünün, koyun sayısı ve iklim koşullarındaki değişimden nasıl etkilendiği inceleniyor. 1950’lerden beri süren bu araştırmanın sağladığı bulgular sayesinde, doğal şartlarda yaşayan bir türün, değişen popülasyon yoğunluğu ve çevre şartlarından nasıl etkilendiğini bütün detaylarıyla gözlemleme şansı buluyoruz. Bu araştırma boyunca yayımlanan 100’ü aşkın bilimsel makale, ekoloji ve evrim bilimlerine önemli bir katkı sağlıyor.

Geçtiğimiz yıl, bu iki popülasyon üzerinde yıllardır toplanan verilerin ayrıntılı bir analizi yapıldı ve yaban hayat türlerinin iklimsel değişim karşısında gösterdikleri evrimsel ve ekolojik tepkilere ilişkin önemli bulgular saptandı. Bu, kısa süreli çalışmalarla sorgulanması mümkün olmayan bir konu. Yıllardır toplanan veriler, her iki popülasyonda da iklim koşullarıyla paralel seyreden bir değişimin gerçekleştiğini, bu değişimin birey sayısı ve fiziksel özellikleri kapsadığını gösteriyor. Buna göre, iki türdeki birey sayısı da zamanla artmış; ortalama beden ağırlığı marmotlarda artarken, koyunlarda azalmış. Verilerin toplandığı uzun yıllar içinde, iki türde de bu denli belirgin değişimler gözlemlemek şaşırtıcı. Bu değişimi ekolojik ve evrimsel bileşenlerine ayırabilmek, yani değişen çevre şartlarında hangi etkilerin ne kadar rol oynadığını saptamak zor. Toplanan veriler, ayrıntılı matematiksel ve istatistiksel yöntemlerle inceleniyor. İnceleme sonunda ilginç bir tablo ortaya çıkıyor: İki tür de kışların uzun ve sert geçtiği ortamlarda yaşıyor. Dolayısıyla yazın depoladıkları kilolar kış boyunca sağ kalmalarını etkileyen önemli bir unsur. Ilımanlaşan kışlar sonucu adada sağ kalan koyunların sayısı artıyor ve birey başına düşen besin miktarı azalıyor. Bunun sonucunda kuzuların büyümesi yavaşlıyor ve ortalama koyun ağırlığı düşüyor. Marmotlara gelince, onlar da kısalan kışlarla beraber daha erken uyanıp daha fazla besleniyor ve kış uykusunu atlatan bireylerin sayısı artıyor. Ancak sayıdaki artış, henüz besin miktarını sınırlayacak düzeyde değil.

Bu iki türün gösterdiği fiziksel tepkideki farklılık bize önemli bir bilgi sunuyor: Doğal hayatın çevresel değişime gösterdiği tepkileri genellemek zor ve tek bir kural, bütün durumlara uygulanamaz. Bunun yanı sıra, hayvanların dışyapı özelliklerindeki değişimi incelemenin, bir türün değişen çevre koşullarına vereceği tepkileri anlamak açısından ne denli önemli olduğunu görüyoruz. Uzun süreli araştırmaların sayısı arttıkça, türlerin gösterdiği tepkiler arasındaki bu farklılıkları daha iyi anlayabilir ve gelecekteki çevresel değişimin hangi türleri nasıl etkileyeceğini daha iyi öngörebiliriz. Bulgular, birkaç yıllık zaman diliminde evrimsel ve ekolojik süreçlerin nasıl iç içe geçebileceğini de gösteriyor. Bu iki çalışmanın dünyanın önde gelen bilim dergileri Science (325: 464-467) ve Nature (466: 482:485)’da yayımlanması ve dünya basınında büyük bir yankı uyandırması, bu tür uzun süreli araştırmaların önemini vurguluyor.

Doğu Anadolu’nun kuşları

ABD ve Avrupa’da neredeyse yüz yıldır sistematik olarak veri toplanmasını sağlayan uzun süreli çalışmalar, Türkiye’de yok denecek kadar az. Yeni yeni başlayan bir iki çalışma, devlet desteği olmadığından çok zor şartlarda ve gönüllü desteğiyle yürütülüyor. KuzeyDoğa Derneği’nin 2007’de Kars’ın Kuyucuk Gölü’nde ve 2006’da Iğdır’ın Tuzluca ilçesinde, Aras nehri kenarına kurduğu biyoloji istasyonları desteklendiği takdirde uzun süreli ekolojik araştırmalara dönüşebilecek harika iki örnek.

foto: KuzeyDoğa

Doğu Anadolu’da ilk olan bu istasyonlarda, Türkiye’den ve 14 farklı ülkeden gelen uzmanlar ve gönüllüler çalışıyor. Kuyucuk ve Aras istasyonlarında bugüne dek 171 türe ait 26.000’den fazla kuş halkalanmış. Afrika-Avrasya göç yolu üzerinde bulunan bu istasyonlarda toplanan veriler, ülkemiz üzerinden göç eden kuşlar hakkında değerli bilgiler sağlıyor ve Doğu Anadolu’nun kıtalararası kuş göçü için önemini gösteriyor. Diğer bilimsel araştırmalarda kullanılmak üzere yakalanan kuşlardan parazit ve başka örnekler de toplanıyor. Çevre ekosisteminin diğer unsurları da yavaş yavaş araştırma kapsamına alınıyor. Bu istasyonlar, Türkiye’deki biyoloji öğrencileri için çalışma ve staj imkânı sağlıyor; ayrıca yüzlerce ilköğrenim ve lise öğrencisinin, yerel yöneticilerin ve bölge halkının katıldığı çevre eğitim faaliyetlerine ev sahipliği yapıyor. Ve en önemlisi, bütün bunlar gönüllü desteğiyle yapılıyor.

Türkiye’nin farklı bölgelerinde uzun süreli araştırmaların başlatılması ve devlet tarafından desteklenmesi, hem çevre koruma hem de ekoloji eğitimi yönünden önemli. Bir türü veya sistemi detaylarıyla inceleyen bu tip araştırmalar bize yaban hayat türlerimizin ekolojisi üzerine detaylı bir tablo sunmakla kalmıyor, onlarca akademisyen ve yüzlerce biyoloji öğrencisinin, okul sıralarında öğrendiklerini gözlemle pekiştirebilecekleri bulunmaz bir fırsat sunuyor. Çoğumuz doğayla ilk defa evlerimizin arka bahçelerinde tanıştık; ilk gözlemlerimiz, ilk deneylerimiz, doğaya duyduğumuz hayranlık bu arka bahçelerde filizlendi. Bu tür biyoloji istasyonları, ülkemizin doğasını daha yakından tanımamızı, doğaya olan tutkumuzu bilimsel boyutta sürdürmemizi ve yeni nesillere “bulaştırmamızı” sağlayan eşsiz birer arka bahçe.

foto: KuzeyDoğa

Derginin yazı işleri müdürü Elif Yılmaz ve benim yazı işleri müdürüm Burak Bey‘in okuyup üflemelesiyle ancak okunabilir hale geldi. Ellerine bin sağlık! Yazının sonuna editörün kaleminden güzel de bir alıntı ekledim.

 NTV Bilim editörü İnan Aran’ın derginin bu sayısı için yazdığı önsöz:

“Biliyorum” diyenler ne çok güveniyorlar kendilerine. Her yerleri ünlem dolu. Bir de, bilinmeyenlerin tutundukları soru işaretlerini hatırlayın. Bu iki işaret ne çok benziyor birbirine.

“Yıldız dediğin, şu kadar tondan ağır olmaz” diyor biri, diğeri düzeltiyor. “Buraya bir soru işareti koymalı; gözlem seni yalanlıyor”. Biyologlar yıllardır kaplumbağalar üzerine çalışıyor, ama ters döndüklerinde nasıl kurtulduklarını anlamak için matematik bilmek gerekiyor. Biyoçeşitlilik üstüne konuşurken odaya giren bir sivrisinek, adeta kanatlanmış bir ünlem. Vızıltısı kulak civarındayken “Tüm türler önemli, hepsinin doğada işlevi var” demek güç; romantik ünlemli bu önermenin gerçekte ne söylediğini enine boyuna anlamaya çalışmalı, belki de bildiklerimizi unutmalıyız.

Yeri gelecek ıssız bir adada koyun kovalayacağız, dağlarda marmot bakınacağız. Gelecekte bizi neyin beklediğini hesaplamaya çalışacağız. Nereden geldiğimizi anlamak için uzak asteoridleri araştırmak, oradan buraya örnek getirmek gerekecek. Bu sırada, ilk bakışta bilgiye benzeyen bol ünlemli önermeler kuantum bilgisayarlarının sayamayacağı hızda birikecek. Unutmak ihtiyacı daha fazla öğrenme isteğine sarılacak. Buna bir çözüm bulmalı, ünlemlerin yerine soru işaretleri getirerek önermelerin neye dönüşeceğine bakmalıyız.

Klasik fizik!

Kuantum mekaniği!

Evet,işe yarıyor. Nesnel düşüncenin trafiğini kesintiye uğratan, bulgular yerine varsayımları yücelten ünlemleri istediğimiz her yere asabileceğimiz güzellikte sorulara dönüştürmenin karbon faturasını azaltmaya katkıda bulunacağını söylememe bilmiyorum gerek var mı?

 

New headquarters

office

We just got the keys to our new headquarters. Too clean and empty… let’s see how long it will take us to transform it from this hospital-like look to a ‘proper’ population ecology lab.

Eco-evolutionary Dynamics Workshop in Leiden

This week, Cindy and I participated in the “Eco-evolutionary Dynamics in a Changing World” workshop at Lorentz Center, Leiden.

The organisers, Stephanie Jenouvrier, Thomas Reed and Marcel Visser, brought together a select group of researchers working at the interface of ecology and evolution, from both theoretical and empirical backgrounds, to brainstorm on our current understanding of eco-evolutionary dynamics. Unlike most other workshops, this one had quite an interesting format. There were only a few plenary talks, and most of the time participants held smaller break-out sessions on their own research area. Although there were no final road-maps or even a clear definition of eco-evolutionary semantics, these break-out sessions, I think, worked very well for tossing around ideas and discussing more specialised topics among those with shared interests. For our part, we received great input on our two projects.